Yazılı basın 2

Kullanıcı avatarı
SeGe
7.Seviye Üye
Mesajlar: 1314
Kayıt: 05 Ağu 2008, 13:25

Okunmamış mesaj

2. Kitle İletişim Araçlarında Şiddet İçerikli Gösterimlerin Sunumu

Söz konusu durumun sürdürülmesinde önemli bir ağırlığı, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşan kullanımında önemli bir yere ve etkinliğe sahip bulunan şiddet içerikli fantazyalar/gösterimler oluşturmakta ve bu alanda en önemli tehlikeyi, sinema ve televizyondaki fantazya görünümlü şiddet gösteriminin, içimizdeki yeterince sublime edilmemiş toplumsallık-karşıtı güçlerin veya huzursuzluk, kırgınlık ve endişelerin zararsız biçimde dışa vurulmasına yol açtığı –bir başka deyişle, şiddet gösterimlerinin izleniyor olmasının gerçek yaşamda şiddete yönelmeyi azalttığı- ve böylece bunlardan hem arınmayı hem de bir eğlenme olanağını sağladığı şeklinde, bu yayınlara büyük ölçüde dayanak oluşturan ve aldırmazcı tutumları içeren Fantazya Kuramı’nın artık günümüzde neredeyse geçerliliğini yitirmesine karşın, hala savunulmakta bulunulması olmaktadır. “Çünkü; bu hipotezin doğru olabilmesi, filmde gösterimi yapılan şiddetin bir fantazya niteliğinde olduğunun izleyici tarafından oldukça belirgin bir şekilde algılanabilmiş olmasına bağlı bulunmaktadır. Bu ise, çoğu kez, ilk yönde; yani, şiddet gösteriminin fantazya niteliğinde oluşunun bilişsel düzeyde algılanmasının önleyici yönde toplanan koşullar nedeniyle olanaksızlaşabilmektedir. Zaten bireysel ve özgün yaşam-deneyimleri ile dünyayı ve realiteyi kendisi açısından görme yeteneği ve bakış açısı gittikçe daralan ve bu yüzden de kazandıkları sınırlı ve birbirine benzer algılamalar etkisiyle de, izledikleri bir şiddet programında gördükleri olay veya dizideki karakterlerden biriyle yaptıkları özdeşleşme ve abartma gibi ekonomizasyon ve rasyonalizasyon aracılığıyla kurdukları ilişkilerde, neyin fantazya, neyin realitenin yansıması olduğunu anlamaları da güçleşmektedir” (Oskay 1982: 375-376-377).
Diğer yandan, bireyselliklerini oluşturabilme ve gerçekleştirme olanakları neredeyse kalmayacak biçimde bilinçlerinin bir bölümü kolektifleştirilmiş, bir bölümü ise oldukça bireyselleştirilmiş olan bireylerin, bunlar fark edebilecek bir algılama eşiğine sahip olduklarının da söylemek mümkün değildir. Bireylerin böylesi bir toplumsal yaşam realitesinin değiştirilmemesinden doğan husumet dolu, kıskanmacı ve ezmeye yönelik duyguların yarattığı –ki bu durum alt ve alt-orta sınıf ve katmanlarda daha yoğun yaşanmakta olduğu- ve böylece gerçek yaşamın onlara kazandırdığı saldırgan bir kişiliğin etkisiyle, gerçekleştirdikleri saldırganca davranışlarda hedeflerini, yaptıkları ekonomizasyon ve rasyonalizasyon süreçleri ile ve şiddet gösterimlerinin etkisi altında, varolan sistem yerine kendi konumlarında yer alan kişilere yöneltebilmeleri söz konusudur. Bu nedenle; “Şiddet kullanımının kitle iletişim araçlarında şiddet gösterimi ile hızlandırılması, toplumsal sistemlerin bugünkü koşulları nedeniyle zararlı değil, zorunlu sayılıyor da olabilir. Çünkü, arkalanan şiddet davranışlarını bireyler düzene karşı değil, kendi toplumsal konumları açısından güçlerinin yetebileceği kimselere karşı yapabileceklerdir. Bu ise, gündelik yaşamı kitlelerin gitgide daha güvensiz ve kargalaşalı görmelerini sağlayacak; bu durumda kitlelerin bugüne kadar ki demokratik yönetimler yerine kurulacak yeni yöneten-yönetilen düzenlemelere daha kolay boyun eğmeleri, bunu benimsemeleri kolaylaşacaktır da denebilir. Anomi içine sürüklenecek bu kişilerin, toplumsal denetimin olmadığı yer ve zamanlarda düzene zarar verici edimlerde bulunmaları ise, bu kesimdeki insanların bilinçlerinin bir bölümü kollektifleştirilmiş bilince, bir bölümü de bireyselleştirilmiş bilince dönüştürülerek etkinlikle önlenebilmektedir”(Oskay 1982: 380).
Bunun yanında, özellikle izleyicilerin şiddet içerikli programları/filmleri yeğlemelerinde, gerçek yaşamda aradıklarını bu tür yapımlarda bulabilmekte oluşlarının önemli bir rolü olduğu söylenmektedir. Bu durumda fantazya görünümlü “Şiddet gösterimini izlemek arınma yaratmak şöyle dursun, saldırganlık eğilimini arttırmakta; yaşamda şiddete yönelmektedir. Bandura ve diğerlerine göre şiddet gösterimini izlemek seyretmek kişiye şiddet patternlerini (kalıplarını) öğretip kazandırmakta; çevremizdeki diğer modellerden olduğu gibi, kitle iletişim araçlarındaki şiddet gösteriminden öğrendiğimiz bu modellerden de ilerisi için davranışa hazırlık biçimleri (predispositions) edinmemize yolaçmaktadır. Ne var ki, bunları edinir edinmez hemen irrasyonel bir biçimde saldırganlık davranışlarında bulunmamakta, fakat kalıcı nitelikte bir başka iş yaparak, yanıtlar (response) dağarcımızda (repertuarımızda) bunlara da yer vermekteyiz. Böylece ilerde, benzer bir durumla (situation) karşılaştığımız herhangi bir anda o zamana kadar unutulmuş gibi duran bu davranışsal hazırlıklarımız, küçük bir belirtkenle uyarı (cue) ile karşılaşır karşılaşmaz aktifleştirilmekte; şiddet davranışlarında bulunmamıza yol açmaktadırlar” (Oskay 1982: 368-369-380-381).
“Bu alanda önemli bir tehlikenin de, cinsellik boyutu taşımayan düz şiddet gösterimleri konusundaki bu saptamaların ve sağlanan gelişmelerin aynı ölçüde, şiddeti cinsel boyutunda işleyen cinsel şiddetin uygulamasında ast olan, şiddete dayalı cinsellik değil, cinsellik görünümlü şiddettir. Pornografik şiddet konusunda sağlanamamış olmasıdır. Bu konuda yapılan araştırmaların yöntembilimsel açıdan akıl almaz derecede yanlış kavramsallaştırılmalarını, yanlış kurgulanmalarını ve uygulamalarını, bu yanlışların hala sürmekte oluşunu açıklayabilmek bugün de zordur. Bu araştırmalarda pornografinin kavramsallaştırılmasında olduğu kadar, porno filmlerindeki şiddet öğesinin seyirci durumundaki deneklerce algılanmasında ve bu algılamanın ölçülüp değerlendirilmesinde de aynı yöntembilimsel yanlışlıklar devam etmiştir. Şiddet öğesini doğal olarak içinde taşıyan pornografi gösterimlerinin araştırma konusu edildiği bütün çalışmalarda, yaşamı, yalnızca erkeğin dünyası içinde bir yaşam olarak yaşamaya alışmış erkek ve kadın deneklerin pornografik gösterimlerde şiddet öğesini algılamamaları, bu porno filmlerin içinde şiddet öğesinin bulunmadığı yolunda uzun sürmüş bir yanlış kanıya yol açmıştır. Kadınlar, porno filmlerdeki şiddeti de, yaşanan toplumdan edindikleri machismoyüzünden algılayamamakta, pornografikteki şiddet boyutunun düz şiddet kadar duyarlılıkla algılamamakta, tehlikeli saymamaktadır” (Oskay 1982: 364-365-380-381-383).

“Bu filmlerin izlenmesi sırasında husumet duyulmaması, filmdeki machismonun bilinçli bir şekilde onaylamasından ya da bunun cathartic bir etkide bulunmasından değildir. Toplumsal yaşamımızın doğru olacağını pratikten bilmemiz ve filme izlerken göstereceğimiz tepkimizi belirleye ‘kültürün’ toplumsal yaşamın diğer alanlarında da benimsenmiş olan kültüre denk oluşudur husumetin ortaya çıkmamasının nedeni. Başka bir deyişle, bu tür porno filmlerde gördüklerimizi gündelik yaşamda da uygulayabilmekte, böylece erkek üstünlüğüne dayan bir kültürde, bu tür filmleri izleyerek öğrendiğimiz kabalığı, şiddet ve eşitsizliği olumlayan bu davranış kalıpları, bizim dışımızdan belirlenen toplumsal ilişkilere gündelik yaşamımızda da daha kolay uyumlanmamıza yaramaktadır”(Oskay 1982: 390).
Böylece, bu tür yayınların, bireye, toplumsal realiteyi değiştirmeye yönelik bir meydan okuma olanağını vermeyişi nedeniyle, kendisinde oluşan husumetin yerine ikame edebileceği bir şiddete başvurmasına yönelik bir rasyonel ihtiyaca da denk düşerken, diğer yandan da, söz konusu yayınların bireye kendisi ile gücünün yettiği aynı toplumsal konumdaki kişiler üzerinde ezmeye, horlamaya ve şiddet uygulamaya yönelik bir yaşam üslubunu haklı gösterip, deste verecek bir işlevi de yerine getirdikleri söylenebilir. “Bu nedenle, yalnızca anlatımlarındaki hızla aksiyon akışıyla değil, yaşadığımız hayatın kırgınlık ve öfkelerimizi haklılaştırır göründüğü için de ilgi çekici yayın türlerinin başında gelmektedirler. İkinci olarakta, yaşadığı hayat ya da toplumsal realite karşısındaki husumet duyguları fazla yoğunlaşmamış kimseler, bu yayınlardaki suçluların işlediği suçların aracılığıyla ile fantezi niteliğinde yada tevkil edilmiş (viarious) bir suç ile boşalma (cathersis) elde etmektedir. Ancak, günün birinde hayatlarında büyük sarsıntılarla karşılaştıklarında, hem suça yönelmeleri kolay olmakta, hem de suçun ne olduğu, nasıl gerçekleştirildiği konusunda bilgi edinmiş olmaktadır” (Oskay 1992 b: 57-58).
Önemli bir yaygınlığa sahip bu tür filmlerde şiddetin yeralış ve sunum biçimi, yaratabileceği bu tür sorunlara karşın hala etkinlikle sürdürülmektedir. “Comstock, şiddete dayalı öykülerin ister yazılı basın, ister T.V. ve ister filmlerde olsun, aşağıdaki yaklaşımlarla saldırganlığı dürtüleyebileceğini orta koyabilmektedir: Ne zaman ki şiddet 1) Ödüllendirilir, 2) Çekici gösterilir, 3) Gerçek olur ve 4) Haklı kılınırsa; ne zaman ki şiddet yaratan 5) Bu davranışından ötürü eleştirilmezse, 6) Kurbanını incitmeyi (ya da aşağılamayı) eğilim şeklinde gösterirse, basılı yada görsel-işitsel iletişim araçları etkili olmaktadır”(Ergil 1983: 55-57).
“Her gün suç işlemenin inceliklerinin estesize edilerek kurgulandığı filmlerle karşı karşıya kalan bireyler, şiddete dayalı filmle diğer gösterileri giderek daha önemseyerek ya da çarpıtarak, gerçek yaşamın bir parçası olarak görmeye başlarken, diğer yandan da, bu tür yayınların belirli bir süre içinde suça yönlendirmediği doğru olsa bile, suç sayılan davranışları olağanlaştırmakta; hayatımızı ve çevremizi suçlarla barış içinde yaşamamız gereken bir hayat, bir çevre olarak tasvir etmekte olduğu da unutulmamalıdır” (Ergil 1983: 55-57).
Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşan kullanımında, şiddetin vurguladığımız yöndeki etkilerine karşın bu denli etkinlikle yer almasının ve sunulmasının tehlikelerine değinirken, diğer yandan da, “Kitle iletişim araçlarında yer alan şiddet sorununu gözler önüne sererek, durumun karmaşıklığına, işe karşına birçok etkene dikkat çekmek ve hepimizin üstünde sorunu inceleyip tartışabileceğimiz, normal olarak kullanılandan daha geniş ve anlamlı bir çerçeve çizmek şeklindeki çabamızın da bulunduğunu belirtmeliyim. Kitle iletişim araçlarında yer alan şiddet olgusunu, aslında, bu olguyu besleyen birbirine bağlı ve karmaşık bir görünüm sergileyen toplumsal yapı dinamikleri ile onu da içine alan bir sistemle olan ilişkilerini göz önüne alacak biçimde incelemek gerekmektedir” (Halloran 1983: 63-84).
Çünkü, “Bu sistemin (kitle iletişim sisteminin) genel toplumsal sistemle ve özel olarak ta siyasal sistemle olan ilişkileri ve onun tarafından büyük ölçüde belirlenmesi, kitle iletişim sisteminin kavranması ve anlaşılmasını, önce siyasal iktidarın bir çözümlenmesinin yapılmasına bağlı bulunmaktadır.” (Kaya 1985: 65

“Ödev Arsivi” sayfasına dön