Yazılı Basın

Kullanıcı avatarı
SeGe
7.Seviye Üye
Mesajlar: 1314
Kayıt: 05 Ağu 2008, 13:25

Okunmamış mesaj

GİRİŞ
Bu çalışmanın konusu, yazılı basının, açık ve fiziksel şiddete konu olan olayları sunma biçimindeki söylemi incelemektedir. Bu yapılırken, çerçevesi ve boyutları çizilmeye çalışılacak olan bu söylemin, yazılı basında yaygın bir etkinlikle kullanımının altında yatan nedenlerin yanında, yine söz konusu söylemin, toplumda şiddetin kültürel yönden normalizasyonu, meşrulaştırılmasını ve içselleştirilmesi konusundaki etkilerinin ve bu yöndeki katkılarının ortaya konması amaçlanmaktadır. Sözü edilen katkı, kitle iletişim araçlarının olgu ve olayları, şiddeti, korkuyu, eşitsizliği ve yabancılaşmayı kendisine temel almış ve bunlarla örülü toplumsal ilişkileri olağan saydıran bir toplumsal realiteye uygun bir biçimde anlatmasından ileri gelmektedir.
Türkiye, 1969’dan bu yana varlığı hep hissedilen, şiddet ve terör hareketleriyle iç içe yaşıyor. Sadece siyasal alanda değil, toplumsal yaşamın moral alanında da şiddet neredeyse içselleşmiş durumda. Bireyler olarak, neredeyse hemen herkes tahakküm mantığı tarafından yönetilip yönlendiriliyor. Gündelik davranışlarımızı biraz geri çekilerek değerlendirebildiğimizde otobüslerde, vapurlarda, trenlerde, dolmuşlarda şiddetle birlikte oturup kalktığımızı kavramamız mümkün.
Böylesi bir toplumsal yaşamın varlığı ve yeniden üretimi, birey ve toplum boyutunda bize özgü yanları da yaşayarak kendimize model aldığımız sistem için yaşamsal bir önem taşımaktadır. Böyle bir sistem içinde yaşadığımız; çağımız bir korku çağıdır. Dünya toplumu, ortalama bireyin kavrayabileceğinden çok daha fazla karmaşıklaşmıştır. Bilgisayarların denetimindeki bilgi üretimi, yüzlerce işçinin emek gücünü ve becerisini içeren makinaların üstlendiği madde üretimi ve bürokrasilerin kapalı kapılar ardında gerçekleştirdiği karar üretimi karşısında birey kendisini yalnız, güçsüz ve yabancılaşmış buluyor. Bu saptama kendisine eşitsizliği, yabancılaşmayı ve şiddeti temel almış bir sistem içinde kalan bireyi anlatmaktadır. Böylece kendi dışında şekillenip, kendisine sunulan bu dünya haritasını bireyin, bilişsel düzeyde kendi yaşam deneyimleri aracılığıyla özümseyebilmesi ve anlamlandırabilmesi olanaksız hale geldiğinden, radyo ve televizyonun karşısına geçtiğimizde, elimize bir gazete aldığımızda, bizlere hiç benzemeyen, bambaşka düşünen, hiç tanımadığımız, kaderlerini etkileyemediğimizi insanlarla paylaştığımız bir dünya yaşıyor olmaktan korku duyuyoruz. Çünkü, çok az şeyi bildiğimizi, çok az şeyi denetlediğimizi anlıyoruz.
Medyanın bireyler ve toplum üstündeki etkileri üzerine kafa yoran iletişimcilere göre, bir insanın kendi kararıyla yaşamına son vermesi yada çevresindekilere şiddet uygulaması, yakın çevresi üzerinde olduğu kadar toplum üzerinde de derin izler bırakıyor. Dolayısıyla, şiddet olaylarının yazılı ve görsel medyada yer alması, şiddet uygulayan kişinin, hayatında hiç tanımadığı, görmediği kitlelere (okur/izleyici) bile ulaşarak onlar üzerinde etkili olmasına neden oluyor. Şiddet haberlerinin bireyler üzerinde yarattığı olumsuz etki öyle afaki bir düşünce değil; çünkü geçmişte yaşanmış kötü örnekler ve bunlardan alınmış dersler var. Bir gazetede ya da televizyon kanalında yayınlanan şiddet olayları, ne kadar uzun ve detaylı verilirse, ertesi günlerde bu şiddetten kopya çeken bir başkası, aynı yöntemleri kullanarak çevresindekilere ve kendine şiddet uyguluyor.
Medya gündelik yaşamada genel ve sıradan gibi görünen olayları tekrar kamuya sunarak onlara yeni bir değer yükler. Ya da tam aksine marjinal gibi görünen olayları da aynı şekilde sunarak, önemli hale getirir. Bu işlem sonunda medyanın ikinci işlevi, medyanın kamuoyu içinde değerlendirilebilecek siyasal iletişim işlevinin yanı sıra, bu aşamada vurgulanacak diğer bir işlevi de toplumsal bir yaşam içinde varolan duyarlılıkları, insan ilişkilerini aktarmak olarak özetlenebilecek olan işlevdir. Bir bakıma medyanın çeşitli biçimleri, farklı duyarlılıkların özdeşleşme, benzerini arama ve dolayısıyla kimliğini tanımlama, ben buyum, benim isteklerim, arzularım ve acılarım bunlardır demenin yollarını oluşturur. Yaşamın bütün alanlarında sistemin olağan saydırdığı rol ve işlevleri yerine getirmelerinden doğan ve ona uygun bakış açısı içinde, özgürlüklerinden yoksunlaştırılmış bireyler, kendilerini bu duruma sokan bugünkü toplumsal ilişkileri sürdürmek için kendilerine yüklenmiş bu iş ve edimleri belirli bir düzeyin altına düşmeyecek bir etkinlikle yerine getirebilmek üzere iş saatlerinin dışında bile, birbirinden mekanca ayrı olsalar, hep birlikte, üst tabakaların güldüklerini, söylediklerinin, yediklerinin, giydiklerinin, kullandıklarının ucuz ve seri imalat ürünü olan benzerlerini alıp donanmakta, zaman zaman katlanılmaz olduğunu hissettikleri gerçek yaşamlarına katlanmalarını benimseten ya da kolaylaştıran yayınları izlemek için aldıkları televizyonlarını evlerinde bir statü simgesi, bir fetiş gibi en özenilecek yerlere koyup izlemektedirler. Böylece, değiştiremediği bir realite karşısında duyulan kırgınlığın ve husumetin hem dışa akıtılmasını ve hem de gösterilen bu eblehleşmeyi kendisi açısından rasyonel ve ussal gösterebilmesini sağlayacak şekilde, kendi istekleriyle kitle iletişimine katılıp, televizyon seyredip, gazete okumaktadır. Bu yüzden, bağımlı konumdaki insanlar aldığı mesajı kendi konumuna denk düşen kendi alt kültürleri içinde değil, toplumdaki egemenlik ilişkilerini taşıyan başat kültür içinde açımlayacağı için, bu iletişim süreci, mesajları toplayan, kodlayan, iletimleyen tarafın değerlerine, normlarına, amaçlarına ve siyasasına göre önceden belirlenmiş olmaktadır..
Çalışmamızın birinci bölümü, şiddete dayalı böylesi bir toplumsal yaşam içinde, kitle iletişim araçlarının, şiddetin kültürel yönden normalizisyonu, meşrulaştırılması ve işselleştirilmesi yönündeki gerçek etkilerinin, şiddeti bir davranış kalıbı olarak yoğun bir biçimde sunması, telkin etmesi değil, kendisine şiddeti temel almış bir toplumsal yaşam realitesinin aynısını olağan ve meşru saydıracak bir yöndeki sunma biçiminden kaynaklandığını anlatmaya yönelik bulunmaktadır. Böyle bir sunumun, özellikle alt ve alt-orta sınıflarda yer alan bireylerde, bir yandan, içinde yer aldıkları toplumsal sınıf ve konumlarını değiştirebilecek olanaklara sahip olamamanın getirdiği ezikliği ve husumeti arttırıcı, diğer yandan da, kendinden yukarı kesimlerde yer alan insanların uyguladığı şiddeti meşru saymada ve de kendisiyle benzer konumda yer alanlara gösterilen şiddet uygulamalarını haklı görmede önemli bir işlev yüklendiğini farkına varmamız gerekiyor.
Çalışmamıza temel olan ikinci bölümünde ise anlatılmak istenenler genel hatlarıyla şu şekilde olacaktır. Kitle iletişim araçlarını ve bunun içinde yer alan yazılı basının, şiddete dayalı bir boyutta, çeşitli görünümleriyle toplumda kendini gösteren şiddet olaylarını sunma biçimi, kendisine şiddeti böylesine temel almış bir sistemin sürekliliğine katkıda bulunmaktadır. Çalışmamıza konu olan yazılı basın, bu katkıyı şiddet olaylarını yansıtmada bir yandan, abartma ve saptırmalara başvuran, diğer yandan da, bu olayları, kendilerini yaratmış olan toplumsal koşullarla ilgili olan nedensellik bağlarını göstermekten uzak, bir magazinleşmiş söylem tarzının kullanıldığı bir sunum biçimiyle yapmaktadır. Hatta, böylesi bir söylemin, yer yer şiddet olayları dışındaki yaşamın diğer alanlarındaki olayların sunumunda da kullanılmaya başlandığı ve böylece, bu sunumun, basında genelleşmeye ve yaygınlaşmaya başladığı görülmektedir.


BİRİNCİ BÖLÜM
ŞİDDET VE ŞİDDETİN TÜRLERİ
I. ŞİDDET
Bu çalışmanın temel kavramı olan şiddetin tanımlanması, bu kavramın tanımlanmasındaki farklı anam yüklemelerini ortaya koyacak ve bu çalışmadaki kullanış biçiminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Tanımlardaki farklılığın altında bir anlamda, şiddetin insanlık tarihine koşut ve onu egemen bir yapı göstermesi yanında, yaslandığı sosyo-ekonomik ve kültürel kökenlerin kapsamı ve çeşitliliği yatmaktadır. Öyle ki; “Şiddet, cinayet, işkence, darbe (vuruş) ve etkili eylem, savaş, baskı, suçluluk, terörizm demektir. Burada çekirdek kavram güçtür. Bu yüzden şiddet dendiği zaman öncelikle anlaşılan bir bedensel davranışlar ve eylemler dizisi olmaktadır. Bu yüzden her zaman iz bırakır. Halbuki gücün şiddet olarak tanımlanabilmesi için belirlenmiş olan normlar çok çeşitlidir. Bu yüzden neredeyse norm sayısı kadar şiddet biçiminin bulunduğu kabul edebilir” (Michaud 1991: 7-8).
Bir diğer tanıma göre; “Şiddet, yalnızca insan vücuduna zarar veren maddi bir saldırı değil, zihinsel ve duygusal bakımdan bireyde hatırı sayılır tahribata yol açan etkidir” (Ergil 1980: 3).
Bir başkasında ise, “Bir karşılıklı ilişkiler ortamında taraflardan biri veya birkaçı doğrudan veya dolaylı toplu veya dağınık olarak, diğerlerinin bir veya birkaçının bedensel bütünlüğüne ve ya törel (ahlaki/moral/manevi) bütünlüğüne veya mallarına veya simgesel ve sembolik ve kültürel değerlerine ne olursa olsun zarar verecek biçimde davranırsa, orada şiddet vardır” (Michaud 1991: 11).
Burada önemli olan, karşılıklı ilişki biçiminin şiddete dayalı olmasıdır. Bu ilişkinin özünde, taraflardan birinin veya birkaçının öteki veya ötekileri üzerinde zora ve baskıya dayalı yollarla gücünü ve egemenliğini kurabilme, gösterebilme mücadelesi yatıyor. Bu mücadelenin tarafları, kapsadığı alanın boyutlarını tanımlanması bizi, şiddetin türleri ayrımına götürmektedir.



A. Şiddetin Türleri

1. Bireysel Şiddet

Bu ayrımın temelinde, şiddetin durumu ve şiddetin varolan sistemle olan ilişkisi yatmaktadır. Söz konusu şiddet, sistemi veya varolan yapıyı değiştirmeye yönelik bir soyut içeriyorsa siyasal şiddet olarak ele alınmakta, hedef olarak bireyi veya şakın çevresini alan ve toplumun geleneksel yapısıyla beslenen ve böylece sistemin mevcut yapısının sürekliliğine katkıda bulunan bir boyut içeriyorsa, bireysel şiddet olarak tanımlanmaktadır.
Burada, “İki eksenli bir ayırıma gitmek zorundayız. Önce birinci eksene bakalım. Burada ikili bir ayrım yapmak gerekiyor: 1) Topumun temelini gözüne kestiren bir ihtirasın harekete geçirdiği erk mücadelesinin uzantısı olan şiddet uygulamaları. 2) Yalnızca bireyin yakın çevresini ve (ya da) o andaki muhatabını gözüne kestiren ihtirasın hareket geçirdiği erk mücadelesinin uzantısı olan şiddet uygulamaları. Şimdi ikinci eksene bakalım. Bu eksen de ikili bir ayrım içeriyor. 1) Açık, fiziksel şiddet. 2) Sembolik şiddet. Açık fiziksel şiddeti görmek, izole etmek kolaydır. Çizginin bir uçunda açık fiziksel şiddet duruyorsa, öteki uçunda dilsel kalıplar, atılan başlıklar, yüz ifadeleri arası gizlenmiş imalar, berikini psikolojik olarak geriletmeyi amaçlayan el ve gövde tavırları vb. duruyor. Hepsi de tahakküm arayan ve bence şiddet içeren öğeler”
2. Siyasal Şiddet
Bu çevrede şiddetin türleri ayrımında, “İlki, terör (dehşet) öğesini de içeren, siyasal şiddet eylemleridir” (Ergil 1980: 7-8-9).
Söz konusu şiddeti oluşturan öğeler geniş bir yelpaze çizmektedir. “Siyasal şiddet, fiziksel gücün meşru ve yasal olmayan biçimlerde kullanılması olarak ele aldığımızda, bireysel şiddetten cinsel ve etnik çatışmalar, gerilla hareketlerine, iç savaşa veya devlet teröründen askeri askeri müdahalelere, hatta uluslar arasındaki savaşlara kadar uzayan çeşitlilik gösterdiği ortaya çıkar. Bu nedenledir ki, son yıllarda dillerden düşmeyen ‘terör’ kavramının belli siyasal şiddet türlerinden yalnızca biri olarak ele alınması zorunludur” (Keleş 1982: 1).
Bir diğer şiddet türü ise, birey ve yakın çevresi boyutunda, gücünün yettiği muhatabına yönelik olarak gerçekleşen bireysel şiddet türüdür ki bu şiddet eylemleri, “Toplumun tümünü veya onun ekonomim ya da siyasal sistemlerini değiştirmeye yönelik eylemler değildirler. Tam tersine, bireysel hedefler seçildiği için, sorunların asıl kaynağı olan toplumsal sistemin mevcut yapısıyla sürekliliğine katkıda bulunurlar” (Ergil 1980: 53).
Bu sorunsalın kaynağı insanlık tarihi kadar eski ve onun kadar bu tarihe egemen. Bu nedenle, şiddete kaynaklık eden bireysel ve siyasal boyutta karşısındakine egemen olabilme, tahakküm edebilme mücadelesinin tarihi, bir o kadar da eski. Unutulmaması gereken, sözü edilen bireysel şiddeti doğuran kaynakların ortaya çıkarılmasının bir anlamda, bu şiddetin de içinde yer aldığı toplumsal sistemin ve bu sistemin dayandığı dinamiklerin açıklanmasına bağlı bulunduğudur. Bunlardan en başatı, siyasal örgütlenmenin ve otoritenin en gelişmişi sayılan devlettir. Marksist teoride, “Devlet, yönetici sınıfların artık değerin zorla elde edilmesi sürecine (kapitalist sömürüye) boyun eğmesi için, işçi sınıfı üzerindeki egemenliklerini güven altına almalarını sağlayan bir baskı mekanizmasıdır”(Althusser 1989: 23).
Devletin baskı aygıtının yanına Althusser yeni bir kavram getirir; “Devletin ideolojik aygıtları; DİA’lar devletin (baskı) aygıtıyla ayni şey değildirler. Marksist teoride, Devletin şunları kapsadığını hatırlayalım; hükümet, yönetim, ordu, polis, mahkemeler, hapishaneler vb. ki bunlar bundan böyle devletin baskı aygıtı adını vereceğimiz şeyi oluştururlar. DİA ile birbirinden ayrı ve özelleşmiş kurumlar biçiminde dolaysız olarak çıkan belli sayıda gerçeklikleri belirtiyoruz.
–Dini DİA, öğretimsel DİA (değişik, özel ve devlet okulları sistemi),
–Aile DİA ’sı (Emek gücünün yeniden üretimine katılır. Üretim tarzlarına göre, üretim birimi ve/veya tüketim birimidir).
–Hukuk DİA ’sı (Hukuk aynı zamanda hem devletin baskı aygıtında hem de DİA’lar sisteminde yer alır).
–Siyasal DİA (değişik partileri de içeren sistemi).
–Sendikal DİA,
–Haberleşme DİA ’sı (basın, radyo televizyon vb.),
-Kültürel DİA (edebiyat, güzel sanatlar, spor vb.).
DİA’lar Devletin (Baskı) Aygıtı ile aynı şey değildirler. Devletin bir tek baskı aygıtı varsa, çok sayıda DİA olduğunu gözlemleyebiliriz. DİA’ları, devletin baskı aygıtından ayıran şu temel farktır. Devlet’in baskı aygıtı zor kullanarak işler, oysa DİA’lar ideoloji kullanarak işlerler’’ (Althusser 1989: 28-29-30).
Özellikle Batıda üretimin geniş boyutlarla gerçekleştirildiği, bir başka deyişle, üretimin toplumsallaştığı bir =)=)=)=) ekonomisine geçişle birlikte, önceleri toplumun dışında tutulabilen büyük kalabalıkları artık toplumsal hayata katılma ve biçim verme yol ve yöntemlerinden uzak tutabilmek mümkün olamadığından, “Çağdaş toplumlarda bu araçsal düzenlemelerin arasında zor kullanımı bugün de varlığını sürdürmektedir. Fakat, üretim sürecinde istihdam edilen teknolojinin gelişkinliği nedeniyle bugün erişilen verimlilik düzeyini en yüksek düzeyde realizme edebilmek için insan etmenin zor yerine, katılmaya yöneltisi kültürel düzenlemeler ile yönetilmesi gerektiği için, zor gücüne dayanan yöntemler eski itibarını yitirmiştir. Bu, egemen sınıfın ve yanında yer alan toplumsal katmanların salt insancıl duygularının değişmesinin değil, bir kez daha vurgulayalım ki, maddi kültürdeki gelişmeler sayesinde elde edilen üretim teknolojisindeki gelişkin öğelerden yararlanabilmenin köle ya da serf statüsünde tutulacak olan emek ile mümkün olmayışının anlaşılmasının bir sonucudur” (Oskay 1982: 245).
Böylece, “Teknolojideki gelişmeler sayesinde artan toplumsal üretimden geniş toplumsal kesimleri bir ölçüde yararlandırma biçimindeki yöntemlere başvurulmuş ve böylece bu kesimlerin toplumdaki sisteme entegre olmaları sağlanmıştır. Böylece şiddetin kaynaklarından olan ve zor tekelini elinde bulunduran, kendisini devlet olarak nitelediğimiz, hem toplumsal yeniden üretilmesinde araçsal niteliği bulunan hem de, kimi alanlarda belirleyiciliği olan otorite de sistemi ayakta tutabilmek için, eskilerde sık sık kullandığı baskıcı işlevleri terk etmek durumunda kalmıştır. Günümüz yönetimi, baskıcı işlevlerden çok, onların yerine geçmek için ideolojik işlevleri kullanıp onlara ağırlık vermek zorundadır” (Kazancı 1981: 415-436).
Geniş toplumsal kesimlere, “Toplumsal yaşamın herkes için en iyi ve en doğru yaşam biçimi olduğunun kabul ettirilmesinde, ikna ve uzlaşma işlevlerini yüklenmiş olan çeşitli araçsal ve kültürel düzenlemeler kullanılmakta ve böylece, bireyin bilincinin bireysel ve kollektif bilinç boyutunda düzenlemesi yoluyla sistemin yeniden üretimi gerçekleşmektedir. Bireysel bilincin düzenlenmesi; bireyin toplumdaki kendi sınıf ve statüsünü unutturacak biçimde, sistemin sürekliliği açısından kendisine yüklediği iş ve edimler sırasında, kolektif kişilikler içinde, farklı konumlardaki insanlarla girdiği asılsız/sözde/yanlış özdeşleşmeler yoluyla sağlanmaktadır. Varolan toplumsal yaşam içinde sistemin uygun ve layık gördüğü toplumsal konumla tam olarak bireyin ikna ve tatmini mümkün olamadığından, işlik dışı yaşam alanlarında serbest zamanlarda ise, sınıf olma bilincine erişemeyen, atomize olmuş tek tek bireyle olarak, yaşamı anlık algılamalar içinde yaşayan bir birey konumunun oluşturulması zorunlu olmuştur. Böylesi ussallaştırılmış ve bürokratik bir sistem içinde, bu tür hegemonik ilişkileri üreten başat kültür/kitle kültürü alanları dışında, kişilere boşbileceği, özgürlük ve rahatlık hissi verebileceği alt-kültür alanlarının/adacıklarının oluşturulması ve kendilerine ‘açılmış’ bulunan tüketim olanakları, taksitli satışlar ve reklam güdülemeleri yoluyla bir üst sınıfın tüketim kalıplarına özendirilmeleri, sistemin yeniden üretilmesi açısından önemli bir kültürel ve araçsal düzenleme olmuştur. Gündelik yaşamın bu ussallık dışı görünümünün kabulünde, yarışmacı ve tüketim toplumunun değerleri önemli bir işlev yüklenmektedir” (Kazancı 1981: 437-438).
Üretimin toplumsallaşmasıyla, üretimin koşullarından gittikçe daha az bilgi sahibi olmaya başlayan ve böylece üretim sürecinin bütününü görmekte alıkonulduğu bir toplumsal yaşamda bulunan bireyin, yaratıcısı olduğu emeğinin ürünlerin toplumdaki sınıflar arasındaki bölüşüm kararlarının emeğin dışında ve ona karşıt bir başka toplumsal sınıf tarafından ele alınmakta olduğundan emekten bağımsız bir güç olarak karşısına çıkması ve onun nesneleşmiş formalarına sahip olamamanın getirdiği yoksunlaşma ve yabancılaşmayı yaşaması, diğer yandan, çek şeklinde aldığı uyarımlar ile günlük yaşamı anlık algılamalar yoluyla, bütünlüğü içinde görmekten uzak bir anlamlandırma içinde görmesi, sonuçta, bireyin varolan realitenin değiştirilmemesinden dolayı kıskanması ve husumet dolu psikolojik tutumlar içine girmesine yol açmaktadır. Böylece, sistemin yarışmacı ve tüketim etiğini içinde barındıran kitle kültürü, insanlarla kurulan ilişkilerde av-avcı konumlarını olabileceği inancı içinde, “İnsanı eşitsizlik ilişkileri içinde yaşatıyor, yalnızlaştırıyor. Gücü yeten dilediğini yapabiliyor. Bu durumda herkes kendisinden daha güçlü olanların karşısında boyun eğmekte, gücü yettiğindeyse zorba kesilmekte. Böyle bir toplumsal realite insanlarda husumet yaratıyor. Sonuçta, her hiyerarşik kademe içindekiler öncelikle kendi konumlarındaki insanları hırpalayıp onlardan kopuyor, onları karşıt bir konuma geçirip yalnızlaştırıyor”

Özellikle bu durum, sosyo ekonomik yapının hızla değiştiği ancak ekonomik gelişmenin aynı hızla gitmediği ve bu nedenle, bu değişmenin gerektirdiği yapılanma içinde özellikle bu değişimden dolayı durumları sarsılan eski sosyal sınıfların, endişe ve istemlerini duyurabileceği katılımcı ve bölüşümcü bir demokratik kurumlaşmanın yeterince oluşamadığı ülkelerde daha da önem kazanmaktadır. “Alışılageldikleri toplumsal kurumların değişmesi, inana geldikleri değerlerin anlamını yitirmesi, anlamsızlık ve güvensizlik duygusunu pekiştirir insanların,Şimdiye dek alıştıkları yaşamlarına anlam ve yön veren, onlara davranışlarında başvuru çerçevesi oluşturan inanç, değer ve kurumlarıyla bir yaşam biçiminin değişmesi milyonlarca insanı rahatsız edecektir. Sürekli ekonomik bunalımda toplumda yaygınlaşan tedirginliği ve güvensizliği besliyor. Hele bu bireyler kurulan yeni dünyanın taleplerini karşılayacak beceri, bilgi ve ekonomik işlevlerle ya da fırsatlarla donatılmamışlarsa” (Ergil 1980: 53-61-117).
Yine söz konusu ülkelerde, değişimi ve dönüşümü gerçekleştiren iç dinamiklerin yaratılması mümkün olmadığından, bunu belirleyen güç, dış dinamikler ve dışardan ithal edilen ve dışsal öğelere bağlı bir yaşam üslubunun kendisi olmuştur. “Bu ülkelere, ekonomik gelişme hızlarını aşan bir tempo ile ihraç edilen bu yeni hayat tarzı, geri kalmış ülkelerin içinde egemenlik ilişkilerini sürdürmeye yaradığı için, yerli egemen sınıflarca da ekonomik alanda yaratacağı çeşitli sorunlara rağmen karşı çıkılması olanaksız bir zorunluluk olarak kabul edilmektedir”(Oskay 1992 a: 252).
Bundan dolayı, doğrudan baskı yöntemleri yerine, kültürel hegemonyaya dayalı araçsal düzenlemeler kullanılmakta ve özellikle kitle iletişim araçları yoluyla belirli bir yaşam üslubunun verilmeye çalışıldığı görülmektedir. “Öteki birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de dizilerde işlenen öğeler yaşama girmekte daha sonra bu öğelere uygun rol ve ilişkiler, toplumsal formasyon içinde yer almaktadır. En sonunda global hatlarıyla bir yaşam biçimi hem özlenen hem de olabildiğince taklit edilen bir amaç durumuna gelmektedir. Amerikan yaşam biçimini (American way of life) her ABD kaynaklı yapıt ister istemez kullanmaktadır”(Kazancı 1981: 411-436).
Böylece, dışardan gelen üst yapısal öğeler bağlı olarak yukarıdan aşağıya bir yasal düzenleme yoluna gidilirken, bu değişime uygun bir alt-yapı ve gelişkin bir insan potansiyeli oluşturulamadığından dolayı, anlayamadığı ve özümseyemediği bu değişimlerde, “Yeni amaçlar gösterilirken, bu amaçlara varmak için aynı oranda gelişmemiş, geliştirilmemiş olan alt-yapı ekonomik fırsatlar, yoksul tabakalara bunlara erişme fırsatında üst sınıflar kadar olanak sağlamaz. İşte amaçlar-araçlar arasındaki bu aralık ne kadar açıksa, topluma benimsetilen amaçlara varmak için başvurulan araçlar ve yöntemler de olağandışı biçimler alır. Büyük ölçüde dış kökenli, fakat yerli üst sınıfların benimseyip yaydığı değer ve amaçlara varmak için yeterli araçlara sahip olmaya sosyal tabakalar içinde, yine üst sınıfların koyduğu kuralların dışına çıkan suçların çok olması bu yüzdendir. Böylece, Bu sosyal gruplar ve katmanlar huzursuzluklarını şu ya da bu şekilde dışa vururken, huzursuzluklarının kaynağı olan sosyal ve ekonomik yapıdan yabancılaştıklarını gösteren davranış türleri sergiliyorlar” (Ergil 1980: 109-118).
Bunun altında, toplumsal statü ve konum atlamanın, ekonomik boyutunu yükseltmenin, başarı ve güvenlik duygusunun yarattığı beklentilerden, varolan realite içinde yoksun bırakılmışlığın getirdiği yaygın engellenme duygusu yatmaktadır. “Hızlı toplumsal değişme özellikle yoksun kimselerin beklentilerinin, olanaksızlık ya da başkalarınca, bunların beklentilerini elde etmelerine ısrarla karşı çıkılması durumunda, işe daha da ciddiyet kazandırmaktadır. Yaşamın isteklerine yanıt verme olanakları sınırlandırılmış olan ve daha başka çözüm de göremeyenler, sonunda, şiddete başvurmaktadırlar. Şiddet, onlara toplumda çok yüksek değer kazanmış nitelikler olan başarının, yükselmenin ve statünün bir seçeneği, hatta tek yolu olarak gelebilir”(Halloran 1983: 63-84)
Anonimleşen toplumsal ilişkilerin oluşturduğu sınıflı bir toplumsal yaşamda, sistemin etkinliği açısından bireye yüklediği ve benimsettiği konumun ve rollerinin icrasının sağlanması, diğer yandan, varolan toplumsal konumdan dolayı duyulan rahatsızlıkların ve kırgınlıkların doyumunu, işlik dışı yaşam alanlarda sistemin yarışmacı ve tüketim etiği içinde av-avcı, ezen-ezilen insan ilişkilerine dayalı olarak arayan hırslı, acımasız tek tek bireylerin yaratılması ve de yabancılaşmayı ve şiddeti temel alan bu toplumsal ilişkilerin misti fiye edilmiştir. Bir olgunun, nesnenin, bir ilişkinin gerçekliğinin algılanmasını anlamı bakımından bozma, çarpıtma; görünümünü bulanıklaştırma bir kurgusal replikasının verilmesi, sonuçta; özellikle toplumsal konumlarını değiştirme umutları olmayan orta ve alt-orta sınıflarda, değiştirilmeyen varolan realiteden doğan husumetin, toplumsal realitenin diğer kurbanlarına yönelmesine ve onlar üzerinde şiddet kullanımı yanında, daha güçlü olanların veya iktidarı elinde tutanların şiddet uygulamasının meşrulaştırılmasına ve böylesi bir toplumsal realitenin normalizasyonuna ve içselleştirilmesine yol açmaktadır. Böylesi bir ortamın oluşmasında, hem kendi toplumsal konum ve varoluşunun gerektirdiği biçimde bilgilenmenin, hem de benzer konumdaki insanlarla iletişimin ortadan kalkmasının ve böylece, kendi sorunlarına şiddete dayalı çözümler dışında getirebileceği bir alternatif toplumsal realiteyi gerçekleştirebilecek bir bilince sahip olmasının olanaksızlığı yatmaktadır. Çünkü; “ İletişim bombardımanından söz edilen, modern zamanımızda insanların kendi sorunların çözümünün toplumsal yapıdaki değişikliklere bağlı olduğunu anlamalarını kolaylaştıracak içerikte hayata, kendi konumlarına benzer konumdaki diğer insanlara ilişkin iletişimin ortadan kalkmış bulunuşudur. Kitle iletişim araçlarının bu denli çoğaldığı, hayatımızın her alanını bu denli kapladığı günümüzde görebildiğimiz, izleyebildiğimiz, öğrenebildiğimiz hayatın gerçek yüzü değil de, onun sistem açısından yapılmış kurgusal bir replikası ise; sokaklarımızdaki binaların duvarlarından tutun da, odalarımıza dek her yanımızı dolduran iletiler gerçek bir iletimden çok bir gürültünün serpintileri ise yaşadığımız, kabullendiğimiz bugünkü hayat tarzımızı yeniden değerlendirmemiz gerekiyor”(Oskay 1992 b: 32-112-113).
Böylece, kitle araçlarını şiddeti temel olan davranış biçimlerini göstermesi, meşrulaştırması konusundaki gerçek etkileri; varolan toplumsal realitenin mistifiye edilmiş görünümlerini sunan, bir başka deyişle, sistem etiğinin aynısını haklılaştırıp, meşrulaştıracak bir biçimde veren anlatım biçimiyle olmakta ve bu şekildeki bir enforme ediş biçimi ise, böylesi bir yaşamın görünümlerinin ardındaki gerçekliği görmemizi engelleyen yoğun bir yanılsama ve yanlış bilince yol açmaktadır.
Şiddetin kitle iletişim araçlarında sunumu ya da veriliş biçimlerinin ve bu alandaki etkilerinin ortaya konması, her şeyden önce, iletişime, kitle iletişimine ve kitle iletişim araçlarına yüklenilen anlam ve işlevlerin hem genel boyutta hem de bu araçların kendine özgü boyutunda ele alınmasını gerektirmektedir.

B. Kitle İletişim Araçlarında Şiddet

İnsanoğlunun çevresinde olup-bitenler hakkında bilgi sahibi olma ihtiyacı ve çabasının tarihi, -bir anlamda iletişim tarihi- kendi tarihiyle hem eşzamanlı hem de ilgili bir yapı göstermektedir. Böylece, “İletişim konusunun tarihini yazmak söz konusu olsaydı, ya da iletişimle ilgilenenler sıralansaydı, bugün birçok toplumsal bilim için yazılanlar kadar sayfa doldurulabilirdi”(Alemdar 1981: 1-8).
Üretimin toplumsallaştığı bir =)=)=)=) ekonomisine geçişle birlikte, yaşanan kitleselleşme olgusu içinde bilgilenebilme yol ve yöntemleri çeşitlendiği gibi, bilgilenecek olan konu ve alanda oldukça genişlemiştir. Böylece modern toplumlara geçişten itibaren, insanların toplumun gidişatı ve dünyada olup-bitenler hakkında bilgi sahibi olabilmeleri kitle iletişim araçları ile mümkün olabilmiştir. Geniş toplumsal kesimlerin, içinde bulundukları toplumsal sınıf ve konumları açısından bilgilenebilmeleri, kendi konum ve varoluşlarının gerektirdiği biçimde toplumsal hayata müdahale, biçim verme ve katılma olanakları, günümüzde, ekonomik ve siyasal iktidar klikleri/devlet tarafından kültürel ve araçsal düzenlemelerle engellenmekte ve egemen bağımlı insan ilişkilerin dayalı sistemin yeniden üretilmesi ise, bu kesimleri artan toplumsal üretimden yararlandırma ve onları böylece sisteme entegre etme yoluyla işleyen, artık günümüzde zora dayanan baskı yöntemleriyle bunun sağlanamayacağının anlaşılmış bulunmasından dolayı toplumsal hayatın içinde tutulmasıyla gerçekleştirilmektedir.
Artan toplumsal üretim içindeki paylarının mutlak anlamda artsa da göreli olarak azalma şeklinde görülen göreli yoksullaşmaya geçişle birlikte, varolan toplumsal hayatın herkes için en iyi ve en doğru yaşam biçimi olduğunu verecek şekilde, birey bilincinin kolektif ve bireysel yanının düzenlenmesi yoluyla, varolan yarışmacı ve tüketim etiğinin benimsetilmesi sağlanmakta ve sonuçta, farklı sınıf ve tabakalarda yer alanlar, varolan toplumsal yapıya uyumlanarak elde ettikleri itibar ve konumlarına uygun değer ve davranış biçimlerini kazandıran başat/kitle kültürü kendilerine bir yol haritası olarak görmektedirler. Bunun böyle olmasında, yaşamı anlık algılamalar yoluyla fragmanlara ayrılmış ve şokla şeklinde yaşayan bireyin yanlış bilincinin önemli payı bulunmakta ve böylece, yaşanan algılama bunalımı içinde, sınıfsal bilinçlilikten yoksun bireyler, ezen-ezilen, av-avcı, horlayan-horlanan şeklinde temel insan ilişkilerini olağan saydıran ussallıkdışı bu yaşam tarzının getirdiği yabancılaşma, anomi ve şiddeti temel almış bir toplumsal realiteyi değiştirememenin getirdiği husumet, kırgınlık ve acılara denk düşecek biçimde, kendilerinde rahatlama ve boşalma hissi doğuran ve kaçışı oluşturan alt kültür alanlarına –ki bunlardan yaygını olan popüler kültür, kitle kültürü içinde varolan realiteye karşı duyulan kırgınlığın ve karşıtlığın yarattığı acıları, doyumsuzlukları ve öfkeleri hafifletecek, bizde hegomonik/başat kültürün henüz denetleyemediği hayat alanlarında hafta sonları, televizyonun belli dizileri, tefrikalar, çizgi romanlar bir rahatlama, rahatlık ve farklılık hissi yaratacak olan kültürdür. En önemli özelliği, belli bir yaşam biçiminin görsel ve sözel olarak yeniden üretilmesini sağlamak olan popüler kültüre doğru kendiliğinden yönelmektedirler. Tam bu noktada iletişim, “Gündelik yaşamımızda bize nesneleri, insanları tanımlar, işbölümü içinde değişik toplumsal roller yüklenmiş insanlara bu rolleri yerine getirirken, bu rol dağılımından oluşan toplumun o tarih dönemindeki hayat tarzını öğretir, olumlatır, yeniden-üretim için gereken değerlendirme biçimlerini aşılar. Toplumsal sistemin sürmesini, kendini yeniden üretmesini sağlar”(Oskay 1992 b: 8).
Bundan dolayı özellikle günümüzde, “Birbirinden bağlantısız bir yapıyı içinde barındıran mozaik kültürü yayan kitle iletişim araçlarının, bireyin yaşamı eleştiriyel ve bütüncül bir bakışla kendi yaşam-deneyimleriyle özümsemesine engel olacak bir biçimde yanlış bilinç ve algılama bunalımı yarattıkları, bir yandan, sistemin tüketim ve yarışmacı etiğini, neyin moda olduğunu, neyi favori olup, neyin olmadığını “out” Elbette ki bir süre sonra “in”ler “out”, “out”lar “in” olacak, yeni “in” ve “out”lar bizlere sunulacak ve bizler de öğreneceğiz, neleri ve kimleri kıskanacağımızı, verecek bir eylem haritasını sunarken, diğer yandan da bunlara ulaşmada kendi boyutunun yetersizliği içinde kalanlara ise, varolan realiteyi değiştirememenin yarattığı husumet akıtabilmesi yanında, bu realiteden kaçış şeklinde kendini gösteren ve kendi tatminlerine denk düşen yayınların abonesi durumuna getirdikleri söylenebilir. Oysa ki günümüzde bireyin, bunu görebilecek bir bilince oluşabilmesi mümkün görünmemektedir” (Sabah 1990: 9).
Çünkü; “Kültürün ve bilgilenmenin mozaik bir görünüm olması, bilgilenme sürecinin iş bağıntısını ortadan kaldırmaktadır. Giderek parçalanmış ve birbiriyle bağlantısız alt birimlere bölünmüş bir kültürün, bütünsel bir bilinç yaratma olanağı yoktur. Oysa insanın her zamankinden daha çok böyle bütünsel bir bilince gereksinmesi bulunmaktadır. Bu mozaik yapı, bilgilenmenin parçalanmasına dolayısıyla algılanmasının bölük-pörçük hale gelmesine yol açmaktadır. İletişim sistemleri zaten böyle bir parçalanmaya hazır insanlardan oluşan bir toplum içinde çalışmaktadırlar. Bu alt yapı ise tikel bir parçalanmadan çok toplumsal yapı ile kültürel yapı arasındaki bütünsel bir kopmada yatmaktadır” (Özkök 1985: 132, 340).
Böylece, içinde yaşadığı sorunların çözümünün varolan toplumsal yapıdaki değişikliklere bağlı olduğunu göremeyen insan, “Bir televizyon dizisinde, kendi sorunların benzeri olan sorunları yaşayan başka insanların da olduğunu gördüğünde rahatlamaktır. Yaşadığı acı verici sorunların tek kabahatlisinin kendisi olmadığını gördüğü için rahatlamaktadır. Yaşadığı acı verici sorunların tek kabahatlisinin kendisi olmadığını gördüğü için rahatlamaktadır. Bu rahatlama arayışı, bizim yaşadığımız sorunları yaşar görünen karakterlerin başından geçen olayları anlatan dizileri, programları bizim için ilgi çekici kılmaktadır. İlgi çekicilikleri yaşadığımız hayatla etkileşimimize uygun oluşlarındandır. Okuyucusuna ve izleyicisine ne istiyorsa onu veren gazete yönetimi, radyo ya da televizyon kuruluşunun okuyucusu/izleyicisi artmaktadır. Bu “başarılı yayın politikası” denmektedir”(Oskay 1992 b: 83-84).
Bu durumda reel hayat içinde duyduğumuz kırgınlıkları, tatminsizlikleri unutturacak ve bu hayatın dışında oldukları izlenimini uyandıracak yayınları bu amaçla izleyenler, egemen kesimin kendi hegomonik/başat kültürünü benimsetmek, rasyonalize etmek için kullandığı kitle iletişimine kendi istekleriyle ve kendiliğinden katılıp televizyon seyretmekte ve gazete okumaktadırlar. “Potansiyel okuyucu kitlesinde yer alan insanlar, yaşadıkları ortamdaki simgeleri, olguları, nesneleri, kişileri, sorunları belirli bir tarzının olağan saydırdığı bakma tarzı içinde bakıp algılıyorlarsa, kitle iletişim araçlarının bunu zorlayacak biçimde olayları, sorunları eleştiriyel bir yayın politikası ile alışılmış anlamlandırma kalıplarından farklı biçimde sunmaları, açıklamaları, anlatmaya kalkışmaları okuyuculara itici gelecektir” (Oskay 1992 b: 23).
Sözü edilen durum, sadece sorunların çözümünün toplumsal yapıdan ve onun değişmesine bağlı olduğunu insanlara göstermekten neredeyse vazgeçmiş bulunan kitle iletişim araçlarının, kitlelerdeki pasivite, güvensizlik ve yabancılaşmayı onlarca hissedilmez kılmak şeklinde işlevlendirilmekte olduğunu söyleyen açıklamalarla yetinilecek bir boyutu aşmaktadır. Çünkü, sistem içerisinde bireyler, kitle iletişim ortamına katılmadan önce, hayatın diğer alanlarında gerçekleştirilen düzenlemelerle zaten maniple edilmekte, bir başka deyişle, günümüzde kitle, kitle toplumu içinde, kültürel ve araçsal düzenlemelerle eğlence ve bilinç endüstrisinin tek yanlı çalışarak bireylere verdiği yanlış bilinç sayesinde bireyler, bu yanlış bilincin üretiminde gönüllü, ücretsiz ve çalışma saatleri dışındaki rutin işlerle harcanan serbest zamanlarını (işlikteki çalışmanın mantığının, işlik dışındaki yaşam alanlarına da istila etmesi yüzünden) vererek işçilik yapmaktadırlar. Bu yapı içerisinde asıl sorun, kitleler ile kitle iletişim araçları arasındaki iletişimin kendisi değil, onu da kuşatan ve geniş kesimlerin toplumsal hayata katılımını engelleyen ve bu şekilde onları tecrit eden toplumsal yapı olmaktadır.

1. Kitle İletişim Araçlarında Şiddet İçerikli Haberlerin Sunumu

Böylesi bir ortamda, kitle iletişim araçlarını şiddetin normalizasyonu ve içselleştirilmesi konusundaki gerçek etkilerinin, şiddetin sunulmasından öte kendisine şiddeti temel almış sistem realitesinin aynısını haklılaştıracak biçimde, onun kurgusal bir görünüşünün/ideolojik bir tasvirinin sunulmasından kaynaklanmaktadır. Zaten toplumsal yaşamda kazanılan yanlış bilincin etkisiyle, birbirine benzer sınıf ve konumlarda yer aldıklarının farkına varabilecek bir sınıfsal bilinçten yoksun bir biçimde, atomize olmuş bireyler, içinde yer aldıkları realiteyi değiştirebilecek yeterli parasal, zamansal ve kültürel olanaklara da sahip olamadıklarından dolayı, beğenmedikleri konumlarının yalnız kendi kabahati olduğunun güvensizliği ve husumeti içinde, bir yandan, kendinden yukarı konumdaki insanların önünde ezik durup, onların uyguladığı şiddeti meşru görürken, diğer yandan ise, kendine benzer konumdakilere karşı şiddet uygulamalarını haklı görmeye başlamaktadır.
Neredeyse yaşamın bütün alanlarında koşullandırılmış, edilgenleştirilmiş ve realiteyi algılama biçimi düzenlenmiş bireyler karşısında; “Televizyonun ya da diğer kitle iletişim araçlarının şiddetin yasallaştırılmasındaki etkisi; şiddeti zaten kendisine temel almış eşit sizlikçi, yarışmacı ve yabancılaşmaya dayanan bir toplumsal hayatı yaşayan insan, romanda, televizyonda, sinemada veya gazetede veya bir çizgi romanda, her neyse realitenin etik açısından tıpatıp aynısını haklılaştırılmış, olağanlaştırılmış biçiminden başkasını göremediği müddetçe, yabancılaşmaya ve şiddete dayalı toplumsal hayatın replikasından ibaret bir hayal dünyasıyla yetinmek zorunda kaldığı sürece, kendisinin tek başına yaşadığı realitenin kamu adına konuştuğunu telkin eden gazetede ve televizyonda etik açısından haklılaştırılmış bir replikasını yaşadığı andan itibaren kendisinin yaşadığı realiteyi, meşru bir realite olarak görmek zorunda kalmaktadır”(Oskay 1985: 72).
Zaten bağımlı konumdaki insanların, iş dışındaki saatlerde kendi alt kültürlerinde yaşasalar da, işlikte, sokakta, kamu içindeki genel yaşam alanlarında ise toplumun egemenlik yapısına denk düşen başat/kitle kültür içinde yer alıp, dünyayı ona göre açımlayıp, tasvir ettiklerinden dolayı, kitle iletişim araçlarından gelen iletilerin anlaşılabilmesi, bu bakımdan söz konusu araçların kitle kültürüne denk düşen bir eylem haritasını/ideolojik bir tasvirini sunmasına bağlı bulunmaktadır. Böylece her şeyi kitle kültürü içinde kazanılan hazır anlamlandırma kalıpları ve izafet çerçevelerine göre algılayan insanlara, kitle iletişim araçlarının sunduğu, eleştiriyel ve gelişkin bir algılamadan çok, ampirik ve ideolojik bir anlamlandırma yapmaya ve sonuçta, onları varolan etik içinde tutmaya yarayan kitleselleştirici bir iletişim olmaktadır. “Kitle iletişim araçlarından gazetelerin olaylar arasındaki ampirik algılama düzeyindeki yakınlığı, olgular arasındaki gerçek nedensellik ilişkisi yerine ikame ettiklerini; radyonun, yaşam hakkında bilgilenmeden çok, enforme olmaya ve eğlenmeye yarayan biçimlerde kullanılan bir iletişim aracı olduğunu; TV’nin ise, gerçekliği bilişsel olarak kavrayabilmekte en umutsuz iletişim aracı olduğu (yani, izleyici için, ancak, iletişim içinde kalındıkça açımlanabilen bir kodlamaya dayanan ikonoljik bir iletişim aracı olduğu) göz önünde tutacak olursak” (Oskay 1983: 87-88).
Böylesi bir iletişim ortamı, yaşamı fragmanlar bölük-pörçük ve şoklar şeklinde ampirik düzeyde algılayan insanın yaşam üslubuna denk düşmekte ve sonuçta, verilen haberlerin, gündelik hayatla olan dolaylı ya da dolaysız ilintilerini kurabilecek bir bilince erişmesine engel olmaktadır.
Ezen-ezilen, av-avcı, horlayan-horlanan insan ilişkilerine dayalı toplumsal sistemde yaşanan sorunların çözümünün, varolan yapıdaki değişikliklere bağlı olduğunu göstermeyen bir hayat tarzı içinde bulunan insanlara, yaşadığımız dünyanın iç yüzüne ilişkin bilgilerin ya da bu hayat tarzının sunduğu alışılmış anlamlandırma kalıplarının dışındaki sunum şekillerinin verilmesi, okuyucuya itici geleceği düşünüldüğünden, satışı düşünmek durumundaki gazetelerin, gündelik hayatın rutini içinde bunalan, yorulan ve sıkılan insanlara, avami ve lümpen bir dili yapısında barındıran, magazinleşme eğilimi içindeki rahat okunabilecek sunumlarıyla aslında varolan realiteden doğan husumeti ve yalnızlığı artırıcı bir işlev yüklenmiş olduklarını gözden kaçırmamamız gerekiyor. “İnsanın yaşadığı sorunları duyuran, ama bunların nedenlerini anlamasına yardımcı olmayan habercilik anlayışının antidemoktarik bir kültürün oluşmasına bilinçsizce yaptıkları katkıya ilişkin araştırmalarında Lowenthal ve arkadaşları, yorumsuz/factual habercilik anlayışına dayanan liberal gazetecilik geleneğinin, dünyayı sorunlarla dolu bir dünya olarak algılattırdığını; bu sorunların değişebilir toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını söylemeyi ise yorumculuk saydığı için, bir yığın sorunla karşı karşıya kaldığını düşünen, ama bunları açıklayabilecek bilgilenme düzeyinden yoksun bırakılan ortalama insanın yalnızlık duygusuna ve korkuya kapıldığını ileri sürmektedir”(Oskay 1992 b: 54.).
Bir başka deyişle; “şöyle yakınımızdaki yahut uzağımızdaki çeşitli toplumsal, politik olguları, bu olguların belirli bir tarihsel süreç içinde ve kendisinden önceki olayların etkisiyle kendisinden sonraki olguları da etkileyecek bir potansiyelle oluştuklarını; insan müdahalesiyle önlenebileceklerini, yönlerinin değiştirilebileceğini söylemeden, devamlı olarak menfi olayları yansıtması, haber olarak bunlar arasında nedensellik ilişkilerini görecek bir semantik yapılanmaya hiç özenmeyen bir söylem biçimine dayanmasından ileri geliyor”(Oskay 1985: 72.).


Özellikle şiddet içerikli haberlerde, olay üzerinde yoğunlaşarak, olaydaki nedensellik bağlarını göstermeyen, suçun ve şiddetin onu yaratan toplumsal sistemle olan ilintilerini göz ardı edecek bir biçimde, bütün kötülüklerin ve şiddetin hemen yakınımızda olduğunu hissettiren ve varolan reel hayatın işleyiş mantığını, felaketlerden çıkarsamak durumunda bırakan ve bu sorunların aklımızın ermeyeceği, gücümüzün yetmeyeceği bir boyutta olduğunu veren ve çözümün de, “Dünya işleri karışık, bırak erbabı halletsin” şeklinde “yönetim” görevi üstlenmiş profesyonel kadrolara bırakmamız gerektiğini magazin söylemine dönüşmüş bir sunumla söyleyen gündelik gazete ve kitle iletişim araçları karşısında insanlar, “birçok soruna bir anda ve kökten çözüm bulunacağını (“Birkaçını sallandırdın mı bak nasıl düzelir o zaman”, “Bu kadar suç ve suçlu ile dolu toplumda düzeni korumak için kurunun yanında yaş da yanacak, tabii” şeklindeki söylemler, bu durumun pek uzakta olmadığını gösteren birkaç örnekten biri) ileri süren radikal siyasi hareketlerin “müşterisi/kitlesi/tabanı” olmaya yönelmektedir. Kitlelerin demokratik örgütlenmelerden yoksun yaşamaya alıştığı bu tür radikalleşme genellikle, verili toplumsal sistemin demokratik değişim taleplerine karşı olağanüstü yöntem ve yönetimlerle korunmasını amaçlayan baskıcı siyasal hareketlerin toplumsal taban bulmasını kolaylaştırmaktadır. Magazin söylemine dönüşmüş gündelik gazete ve kitle iletişim araçlarının dünyayı ve hayatı tasvir etme biçimi ile, demokrasinin kendi kurumlarını kullanarak baskıcı olağanüstü yönetimlere geçmek isteyen demokrasi karşıtı hareketlerin siyasal söyleminin benzerliği bunu kolaylaştırmaktadır”(Oskay 1992 b: 84.).
Bu çerçeve içinde, temel sorunsal, böyle bir söylemi ve onu oluşturan semantik yapıyı içinde barındıran haber kavramında yatmaktadır. Çevremizde ve dünyada olup-bitenler hakkındaki bilgileri içeren haberin, hangi süreçlerden geçip bize ulaştığı konusu yanında, hangi toplumsal olguların, onu yaratan süreçleri de dikkate alacak biçimde haber olarak nasıl sunulduğunun ortaya konması da incelenmesi gereken diğer önemli bir boyutu oluşturmaktadır. “Toplumsal olguların zaman içinde gelişip evrimleştiğini unutmadan, bunları birer süreç olarak kavrarsak, ilk bakışta anlık bir olay gibi görünen birçok olgunun uzun bir geçmişi olduğunu görürüz. Bu nedenle pek çok olayın, haber biçiminde de olsa kavranabilmesi, olayın geçmişine ilişkin iki ayrı düzeyde ele almayı zorunlu kılmaktadır. Haberi ham haberler (raw news) ve açıklayıcı bilgiler (background commentary) diye ikiye ayırmak en azından pratik nedenlerle yararlı olabilir. Ham haberler, herhangi bir açıklama yapmaksızın ya da olayın gelişimine ilişkin bilgi vermeksizin sunulan haberlerdir. Ham haberin temel işlevi, okuyucu ve izleyiciyi bilgili (malumat) kılacak hammaddenin sağlanmasıdır. Bu tür haberler genellikle yakın ve uzak çevrede meydana gelen, daha çok somut olaylara ilişkin haberlerdir”(Kocabaşoğlu 1974/1976: 335-349)
“Yaşadığı toplumsal olgulara ilişkin gerçek anlamda bilgilenmeyi sağlayacak ve bunların nedensellik bağlarını anlamaya yarayacak olan açıklayıcı içeren haber ve habercilik anlayışı yerine, yorumsuz/factual habercilik anlayışı içinde kalarak ve olaylar üzerinde yoğunlaşarak, sürükleyici ve aktüaliteye dayanan ve zihinsel bir çabayı gerektirmeyen bir anlatım tarzının yeğlendiği söylem, zaten sorunlara belirli bir yaşam tarzının olağan saydırdığı bir bakış içinde bakan ve bunların çözümünün, toplumdaki değişikliklere bağlı olduğunu anlayabilecek bir bilgilenmeden uzak bir biçimde, bir yığın sorunla karşı karşıya kalan bireyin yaşamına da uygun üşmektedir” bilgileri (Kocabaşoğlu 1974/1976: 335-349).
Sonuçta, çevremizin ve dünyamızın sorunlarla, kötülüklerle ve şiddetle dolu olduğu hissini doğuran bu haberler, bir yandan, varolan realitenin kendisine verdiği husumetin bir boşalım alanını oluştururken, diğer yandan, av-avcı, horlayan-horlanan, ezen-ezilen şeklindeki insan ilişkilerine dayalı sistem mantığının de meşrulaştırılmasına yaramaktadır. “Haber dendiğinde olumsuzluk, sansasyon, karışıklık, çatışma, olay, kişi ve kazaların sorgulandığını görürsünüz. Bu da açıklama, yorumlama ve tarih pahasına yapılmaktadır. Sonuçta, ne alıyoruz? Belirli çerçevelerle sınırlanmış küçük şiddet parçaları. Kitle iletişim araçlarının yaptığı, şiddeti yatıştırmak yerine kızıştırmaktır. Çünkü, bu değerler sisteminin bir gereğidir. Elbette ki bu haber değeri sistemi, boşlukta gelip yerleşmemiştir. Gelişip yerleşmenin nedeni, içinde çalıştığı toplumun hizmetinde olmasıdır. Bunlar başarının yollarıdır ve başarı satış anlamını taşımaktadır. Başarı, satış, alan ve zaman demektir. Elbette gazetelerde alan ve zaman satmakta ve bunları artırmak için çeşitli formüller bulmaktadırlar. Haber değeri de buna göre ölçümlenmektedir. Elde edebileceğimiz, bu haber değerleri ölçeğinde, büyük ölçüde çarpıtılıp bozulmuş bir resimdir. Bir kez daha vurgulayalım ki; bu resim, toplumdaki şiddeti yatıştırmaya değil, kızıştırmaya yöneliktir”(Halloran 1985: 47-49).
Bunu gösteren örneklerinden birisi de, George Gerbener’in ‘Televizyon ve Kültürel Göstergeler’ konulu çalışmasıdır; “Televizyonların ana programlarında, yani büyük izleyici kitlelerini çeken akşam yayınlarında, gerçek dünya, çarpıtılarak verilmektedir. Böylelikle gerçek yerine, sunulanların benimsenmesi sağlanmaktadır. Bu programların diğer bir amacı da, akşam izleyicilerini içinde yaşadıkları dünyanın gerçekte olduğundan daha kötü ve tehlikelerle dolu olduğunu inandırmaktadır”(Howlana 1990: 30-31).
Bu durumda kitle iletişim araçlarının, şiddet ve heyecan dolu olaylar üzerinde yoğunlaşarak ve ağırlık vererek, bunları abartarak, hem toplumdaki yalnızlık duygusunu ve korkuyu beslediğini, hem de bireylerin aşırı haber ve bilgi bolluğu içinde, şiddet olaylarına ilişkin yeterli birinci el bilgilere sahip olmalarından dolayı, onların şiddetin niteliğine ilişkin algılamalarını biçimlendirdiğini söyleyebiliriz. Bunda özellikle kitle iletişim araçlarını, habere konu olan şiddet içerikli olay üzerinde yoğunlaşan ve olayın geçmişine yönelik nedensellik bağlarını göz ardı edecek biçimde, dış gerçeği (Habere konu olan olayın, oluşum ve gerçekleşim süreçlerine tanık olmayan gazetecinin gerçekliği yeniden oluşturması) zamansal ve mekansal boyutta yeniden oluşturarak dramatizasyon ve yan öğelerle örülü bir söylemi, görsele kayacak biçimde sunmasının önemli bir payı olduğu söylenebilir.
Haberde yer alan bilginin, gerçek yaşamla olan ilişkisinin korunabilmesine ve böylece, olay ve sorunlara ilişkin gerçek bilgilenmenin sağlanabilmesine engel olan böylesi bir semantik yapının, günlük yaşamı şoklar şeklinde ve fragmanlara ayrılmış bir biçimde yaşayan insanların, söz konusu haberlerin yaşamla olan dolaylı ve dolaysız ilgilenimlerini kurabilmelerine ve kendi yaşam deneyimleriyle özümseyebilmelerine yol açabilecek bir eleştiriyel boyutu geliştirebilmelerine de engel olabileceği ortadadır. “Bu konuda kitle iletişim araçlarının en olumsuz etkisi, belki de günlük yaşamın her anını ve olgusunu seyirlik bir olgu haline indirgemesidir. Kitle iletişim araçları (hepsi olmasa da), kültürün duyarlı hale getirme işlevini törpülemiştir. Oysa günlük dramın seyirlik bir olgu haline indirgenmesi kadar tehlikelik bir şey olamaz. Ne yazık ki çağdaş iletişim sistemi bu bakımdan eleştiriyel duygunun parçalanmasına yol açmıştır”(Özkök 1985: 132).
Yaşanılan realiteyi bu şekilde algılayış biçimine, olayın nedensellik ilişkilerini vermekten uzak bir şekilde, zaman ve mekan boyutunda gerçekliğin yeniden kurgulanarak, okuru yansıtma/özdeşleştirme gibi mekanizmalarla trajik ve dramatik bir hale getirilmiş olayın içine seyirci, dikizci durumuna sokan bu sunum şeklinin destek verdiği ortadadır” (Angın 1992: 117-121).
“Bizde yıllardır bir üslup var, cinayet haberlerinde. Nedir bu üslup? Genelde basındaki üslup bu. Şu güne kadar ki çıkan haberlere bakarsak; cinayet haberleri mümkün olduğu kadar en kısa zamanda, en kolay nasıl yazılır prensibiyle düşünülmüş ve bu sistem bulunmuş. Bu Türk basınında on yıllardır oluşmuş cinayet haberi kalıbı. İlk girişe, olayın en ilginç boyutu ne ise o verilir, daha sonra muhabir odanın içinde anlatmaya başlar... Bu sunuş biçimi haberin okunabilirliğini arttırıyor. Sanki, ona haberi televizyon ekranında gösteriyormuş gibi yani mümkün olduğu kadar biz istiyoruz ki, okuyucu o olayın içinde kendini hissetsin yani orda yazan benim, fakat yaşayan okuyucu olsun, sanki okuyucu olayı izliyor odanın içinde, yani biz mümkün olduğu kadar kendisini olayın içine vermesini, bir nebze tüylerinin diken diken olmasını, yaşamasını istiyoruz. Böylesi bir sunum şeklinin, sözü edilen etkilere konusundaki bilince ve farklı bir söylemi geliştirebilecek bir boyuta sahip bir gazetecinin varlığı, sorunun çözümünde, onun dışında belirlenen ve onu da aşan mekanizmalar nedeniyle yeterli olamamaktadır. Olayın nedenini biz çok yüzeysel bırakıyoruz. Kıskançlık diyoruz. Neden kıskanmış bu adam? Ve bu adamı karısını öldürme aşamasına getiren birtakım olaylar ve süreçler var. Biz bu olayları gerek gazetenin politikasından, haberin sunuş biçiminden, gerekse zaman ve yetiştirme kaygısından atlamak durumunda kalıyoruz. Aslında bu nedenler incelense, haber daha ilginç olacak, ben onu düşünüyorum fakat İstanbul’da yazı işlerindeki adam onu düşünmüyor”(Şevkat ile 24 Kasım 1992 tarihinde yapılan görüşme).
Zaten olaylara, sorunlara varolan sistemin benimsettirdiği bir bakış açısı içinde bakmak durumunda kalan ve varolan realiteyi değiştirmenin riskli ve olanaksız görünmesinden doğan sorunları, rutinliği ve yorgunluğu yaşayan insanlara, bunların dışında bir bakış açısı sunmanın itici geleceğini düşünen ve başarıyı okur/izleyici grafiği (ve onunla ayrılmaz parçası tirajla) ile ölçen ve buna ‘Başarılı yayın politikası’ diyen gazete yönetiminin/yazı işlerinin, birçok kişinin belirli bir işbölümü içinde oluşturduğu ve neredeyse, bilinç endüstrisinin endüstriyel bir ürünü haline gelen haber, eleştiriyel bir yayın politikası dışında ve varolan sistem etiğinin aynısını haklılaştıracak bir biçimde sunmasına da şaşırmamamız gerekir. Bunun içinde, sunumda yer alan haberin nasıl bir serüven izlediğini bilmek gerekiyor. “Nelerin haber olarak seçileceğinin belirlenmesinde her şeyden önce gazetecilerin önemli bir rolü vardır. Fakat haberin oluşum sürecindeki değişik evrelerinde çoklukla genel yayın yönetmenleri söz sahibidir. Bunlar kapılar kontrol eden adamalar olarak bilinmektedir. Her araç ve muhabir değişik yollarla işlevlerini yerine getirmektedir. Ancak yine de temel ilke aynıdır. Bir muhabirin haberi öncelikle ilk evredeki kapıcıya ulaştırılır, -eğer bir şey çıkmışsa ortaya- bu da başka bir kapıcıya ulaştırılır. Böylelikle başlangıçtaki özgün ilk haber metni kısaltılabilir, uzatılabilir, yeniden yazılabilir ya da tümüyle çöp tenekesine fırlatılabilir. Dolayısıyla, haberin oluşumunda değişik evrelerden sorumlu bir dizi editör, okuyucuya ulaşacak haberin ne olacağını ve ne tür bir biçim alacağını belirler” (McPhall 1991: 141-164).
Onun içindir ki; “Bir gazetede okuduğumuz haber metninin, bu haber metninin arkasındaki ilk işlenmiş haber metnini gönderen olay yerindeki muhabirin yazdıklarından da, olayın gerçek oluşumundan da çok uzaklaşmış olabileceğini unutmamalıyız”(Oskay 1992 b: 48).
Olaylara ve sorunlara ilişkin böyle bir bilinç ve bakış açısı için gerekli birinci elden ve kendimizce edinebileceğimiz bilgilerin, kendi yaşam-deneyimlerimizle bütünleştirilebilmesinin günümüzde artık mümkün olamayışından ötürü, özelikle şiddet ilişkin kendimizi, çevremizi ve dünyayı izleme ve algılama boyutlarımız ve kalıplarımız, kitle iletişim araçlarını sunduğu bu enformasyon ile biçimlendirilmekte ve hiçbir şekilde gerçek yaşamda tanık olamayacağımızdan daha fazla şiddetin gösterildiği ve buna dayalı bir dünyanın ideolojik tasvirinin yapıldığı bir kurgulama ile karşı karşıya bulunulmaktadır. “Dünyayı izlemekteki duyarlılığımız da günümüzde gazetelerin, radyoların, televizyonların kurumsallaşmış kişiliklerine göre oluşturduğu dünyaya ilişkin gündemin ne tür bir gündem olduğuna bağlıdır. Büyük devletlerin çıkarlarına zarar veren yerli yönetimlerin uyguladığı şiddeti birinci sayfada resimli veren, buna karşılık, bu şiddetin de temelini oluşturan ülkeler arası refah farkının nereden kaynaklandığına ilişkin haber, yorum ve yazıya görülürü sayfalarında yer vermeyen gazetelerin okuyucusu olmamız sürdükçe kendi ülkemizin sorunlarını bile, gelişmiş ülkelerin perspektifinden görmeye başlarız. Dünyamızı değil, dünyamızın dünya haber ajanslarındaki tekelleşe sonucundaki çarpıtılmış, ürünleştirilmiş görünümünü bilmemizdendir bu. Böylesi bir enformasyon, çevremiz, dünyamız ve özellikle şiddete ilişkin olgu ve olaylar hakkında bilgilenebilme ve anlayabilme düzeyinde önemli işlevler yüklenebilmektedir” (Oskay 1992 b: 48).

“Ödev Arsivi” sayfasına dön